Bayramları sevmeyiz!

Çocukların olsun bari




Bayramları sevmeyiz; “23 Nisan “ Çocuk bayramı”nda okulumuzla “resmi geçit”e katılıp eve döndüğümüzde kapımıza dayalı bir tabut gördüğümüzde, “ Annen öldü” dediklerinden;

“Kurban Bayramı”nda giyecek “yeni” ayakkabılarımız olmadığından, annemiz eski bir ayakkabımızı
 ‘’genişleyip ayağımıza olsun” diye avludaki havuza atıp bizi geçmek bilmez dakikalarca beklettiğinden, bu yüzden dönme dolaba, salıncaklara ve kurban kesildikten sonra yapılan kavurma ve tike kebabına(1) yetişemediğimizden; ‘’Şeker Bayramı”nda mezarlık ziyaretinde,



 annemizin göğsünün üstündeki kurumuş otlar arasında bir şeker bulup da ‘’Annemiz bize şeker saklamış’’ diyerek gözlerimiz şişene kadar ağladığımızdan; bayramlarda  bir gün bile  ‘’çocuk” olamadığımızdan, bayramları sevmeyiz, "Bayramlar çocukların olsun bari” deyip onları sevindirmek isteriz.

/ Kelek bunlar kelek





Dayımız olduğu için söylemedik olmasın. Yakup dayı huysuzdu hem de öyle böyle değil. Evde bir yere oturur ya da kestirmek için kanepeye uzanır bir türlü kıçını rahat ettiremez söylenerek kalkardı!



Akşam oldu yatılacak değil mi? Hayır dayımız uyuyamazdı çünkü yatağa uyumak için girmez savaşmaya gider gibi giderdi. Önce soldan saldırır baktı olmadı bu kez sağı denerdi. Dayımızda ‘’huzursuz savaş sendromu’’ olduğundan bir türlü rahat edemez nerede mevzi alacağını kestiremezdi. Baktı olmuyor bu kez de yüzükoyun yatar huruç harekatına girişirdi. En son çare olarak da sırtüstü yatar ölü taklidi yapardı; velhasıl dayımız her gece yatakla girdiği savaşı kaybeder, küfrün bini bir para muharebe alanını terk ederdi!


Dayımız öğleni etmiştir artık, gelir yer sofrasının baş köşesine kurulur önüne çeşit çeşit yemekler geldiğinde de kimine, “ Tuzlu olmuş’’ kimine “Tuzsuz olmuş” kimine de ‘’Yağlı yüzlü olmamış’’ der kusurlar uydurur, karısına söylenirdi.



Diyelim ki kapının önünden “Karpuz var, kavun var, kesmece bunlar” diyen bir satıcı geçti; hemen dışarı fırlar, bir iki karpuzu kavunu elinde hoplatır, sıkar bırakır; satıcıya,” Kelek bunlar, millete bunları mı satıyorsun? Benim bostanımda alası var” diye söylenirdi. Nihayet eve girdiğinde kıpkırmızı olmuş yüzüne bakıp,” Gel dayı hastahaneye gidelim bir tansiyonuna baktıralım” dediğimizde,“ Ben o mendebur doktorların, hemşirelerin suratlarını görmek istemiyorum” der kestirip atardı isteğimizi; biz de sesimizi çıkaramazdık çünkü dayımızın lafının üstüne laf konmazdı. Nihayet kapıya yönelir, eğer ayakkabıları temizlenmemiş çiftlenip kendisini beklemiyorsa bu sefer gelinine söylenir, “Sen de kadın mısın? O eşek oğlu eşek nereni beğendi de aldı?” der kızcağızın gününü zehir ederdi.



Bütün huysuzluklarını saçıp döktükten sonra yola çıkar bostanına varır; varır varmaz da bu kez de mısırlarına musallat olan kargalara yakası açılmadık küfürler eder, eline geçirdiği taşları uçup gitsinler diye fırlatıp dururdu.


Bir gün yine kargalara taş attı her biri bir yana dağıldı, bir tanesi de tepedeki elektrik teline kondu konar konmaz da kanatları ‘’cazz’’ edip yandı alev topuna döndü, kurumuş mısır saplarının arasına düştü! Bir anda her yanı alevler sardı yel vurdu her yana savruldu komşu tarlalara da sıçradı.


Dayı olanlar karşısında şaşkına döndü iki elini kıçının üstünde bağladı, ‘’Ben ne ettim?’’ der gibi bir süre alevleri seyretti sonra ellerini şalvarının ceplerine soktu bir düdük çıkarıp ‘’Düütt dütt’’ diye öttürmeye başladı.





Bizde sabahın köründe bostana varmış, ‘’Çalış ulan çalış’’ sesleri arasında domateslerin diplerini çapalayıp ot yolduktan sonra yorgun düşüp dut ağacının altında yatıya yatmıştık. Düdük sesini duyunca kara topraktan fırladık, dayının yanına koştuk baktık ki Yakup Dayı bir yandan düdük çalıp sağa sola emirler yağdırıyor bir yandan da yardıma koşan olmadığından ossuruğuyla kavga ediyor!


Velhasıl dayımız huysuzdu, huysuz!