Tarihi romanları sever misiniz? / Lupo'nun Seçimi

Biz severiz çünkü içlerinde her türlü maceraya gözü kapalı atılan kahramanlar, imkansız gibi görünen aşklar, bin bir türlü entrika ve daha neler neler vardır.

Tarihçi, belge ve kaynaklarla tezlerini savunur ama romancı her türlü hayali kurmakta, yazdığını istediği gibi kurgulamakta serbesttir. 

Romancı Çağatay Güney de Lupo’nun Seçimi’nde işte tam da bunu yapmış...

Cenova’da bir genelevde doğmuş, sokakların acımasızlığında büyümüş ve Osmanlı’ya esir düşmüş bir piçi, getirip Osmanlı sultanına aşık etmiş; yetmemiş ileride korku filmlerine konu olacak ünlü Vladislav Durakula ile Fatih Sultan Mehmet’i, 2. Murad’ı, Çandarlı Halil Paşa’yı da roman kahramanları arasına katmış. 

İyi de etmiş romancı...




Çağatay Güney’in, “Lupo Serisi”nin ikinci kitabı olan Lupo’nun Seçimi, roman boyunca bizi, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olan Erdene yani Edirne saraylarına, Dimetoka’ya, Konstantinopol’e yani İstanbul’a, Pera’ya, Galata’ya, zindanlara, avlaklara ve daha nice nice yerlere götürüp hayaller yaşatıyor.

Tarihi romanlar, sevenlerine hem hayali canlandırmalar yaratma olanağı sunar hem de bilgi dağarcığını doldurmak için merak uyandırır. 


Mesela Pera ya da Galata... Adları çok bildik değil mi? Ama ne anlama geldiklerini biliyor musunuz? İtiraf edelim ki Pera’nın Yunanca “karşı yaka”, Galata’nın da “aşağı inen yol, yokuş aşağı” Kalata’dan geldiğini bilmiyorduk. Öğrendik. Kimden mi? Lupo’nun Seçimi’ni yazan Çağatay Güney’den.

Çağatay Bey bize hem romanını anlattı hem de kahramanlarının maceralar yaşadığı Pera’yı gezdirdi; Cenovalılar’ın ticaret yaptığı, yaşadığı yerleri gösterdi.

Konstantinopol 1204 yılında 4. Haçlı seferleri sırasında, Latinler’den çoğunlukla da Venedikliler’den oluşan güçlerce saldırıya uğrar. Şehri ele geçiren Latinler, iki yüz yıl önce Ortodoks Kilisesi’ni oluşturup Katolik Kilisesi’nden kopanlara kinlerini fazlasıyla kusar.

Başta Ayasofya olmak üzere büyük anıtsal yapılar tahrip edilir, yüzlerce yıllık yazma eserler yakılır, birçok eser Avrupa’ya kaçırılır. 

Bir zamanlar Konstantinopol’ün Hipodrom’unu süsleyen bronzdan yapılmış Quadriga atları, bugün Venedik’te San Marco Kilisesi’ni süslüyor.

Neyse!

Latinler bugün İstanbul dediğimiz kentimizde 1261 yılına kadar kalır. Palailogos hanedanı kenti kurtarmak için harekete geçer, şehri kuşatır; onlara ortak düşmanları Venedikliler’den kurtulmak için Cenovalılar da yardım eder.

Kent düşer ve yine eskiden olduğu gibi Doğu Roma İmparatorluğu’na (Bizans adı sonradan uydurulmuştur) başkentlik yapmayı sürdürür.

Şehrin kurtarılmasında yardımları unutulmayan Cenovalılar’a, Konstantinopol’ün karşı kıyısında, bir koloni kurma ve ticaret yapma imtiyazı verilir.

Karadeniz’e açılma hakkı kazanan Cenovalılar, kısa sürede zengin olur ve bir iskele, bir gümrük binası ve bir kaç ambarla oluşturdukları kolonilerini, iki yüz yıl sonra Osmanlı hakimiyetine girene kadar devasa bir ticaret şehrine dönüştürür.


Şehirde kaleler, ticarethaneler, malikhaneler, saraylar ve tabii ki sayısız taverna ve genelev yaparlar. Böylelikle dindar ve sofu Konstantinopol’de bulunmayan her şey karşı kıyıda rahatlıkla bulunur hale gelir. 

İşte kahramanımız Lupo böyle bir tarihi coğrafyada iki aşk, iki padişah ve iki yaşam arasında maceradan maceraya dalar gider.


Hamiş; eğer Pera’yı ve Galata’yı gezip görmek istersen haberimiz olsun. Çağatay Güney bize seve seve Yağkapanı’nı karşıdaki Balkapanı’nı ve de Unkapanı’nı hatta sur kalıntılarını, kiliseleri hatta hatta bir zamanlar Haliç ağzına gerilen zincirin bağlantı yerlerini gösterecektir. Yeter ki haberimiz olsun! Değil mi Çağatay Bey?     

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder