Şebisafa Kalfa'nın Dolmalarına Ne Oldu?

Bugün ramazanın ilk günü ya; inananlar dün akşam ilk teravih namazını kıldı, ardından sahura kalktı, akşam gün batarken de türlü çeşit taamlarla iftarlarını açacak.

‘İftar açılacak ama ne ile?
Değil mi ya?
İftar sofrasında ne olacak?
Hanım ne pişirecek?
Sofraya kaç çeşit yemek koyacak?
Tatlısı tuzlusu ne olacak?’

Tahmin ettiğiniz gibi yukarıdaki sorular erkek soruları; onların pişirme, saklama, sofraya koyma gibi dertleri olmadığından ramazan sofralarının bütün yükünü kadınlar çeker?

Ancak bu dert çekme şimdiki gibi değil tabii; şimdi alıyorsun eti sebzeyi marketten ‘soğuk zincir’ ile buzdolabında saklıyorsun soğuklukta; pişirdin diyelim etlisini zeytinyağlısını hadi tekrar bozulmasınlar diye tekrar dolaba; taa ki sofraya konulana kadar pişirdiklerin güvende…

Ancak çok değil zaman göstergesi geçen asrın başları olan bir zamanda üstelik de ramazan ayında kadınlar neler çekermiş neler?



Efendim işte o zamanlardan birinde şimdi içinde ve üstünde binlerce turistin dolaştığı Ayasofya etrafı ve Yerebatan Sarayı’nın üstü ahşap evlerle doluymuş.

İşte şimdi o evlerden birindeyiz Şebisafa Kalfa bir gün önce pişirip tabaklara yerleştirip bir sepet içinde kuyuya yani Yerebatan Sarnıcı’na sarkıttığı zeytinyağlı dolmayı, cevizli güllacı ve asideyi iftar için çıkarmış; çıkarmış ama bir şaşkınlık içinde gördüğü tuhaflığa bir anlam vermeye çalışıyor.

Dolmaları o kadar saydığı halde hesabı tutmuyor, kuyuya dokuz dolma indirdiği, üstelik çıkarıp da iki tane yediği halde dolmalar on iki tane olmuş, eksileceğine fazlalaşmış; güllaç tabağında kuskus var, aside ise sana olmuş mu turşu suyu!

Şebisafa Kalfa’nın tabii ki gördükleri karşısında dili tutulur, meseleyi hemen Yerebatanlılar’ın ‘Saraylı Hanım’ dedikleri hanımına Hamdune’ye bildirir.

‘Saraylı Hanım’la Şebisafa Kalfa kafa kafaya verir, ‘Yok Hızır Aleyhisselam’ın eli değmiştir; acaba iyi saatte olsunlar mı karışmıştır; yoksa bunlar hep o Koca Kancolos’un mu işleridir?’ sorularına yanıt ararken oysa ki İstanbullu bu iki saf kadının bilmedikleri bir şey vardır!


Efendim o da şudur ki; tam o günlerde bir gece yarısı birileri Ayasofya Camii’nin Alemdar ve Yerebatan mahallesine bakan parmaklıklı duvarın alt tarafında mürekkeple ‘İstemezük!’ yazar.

Aslında kasıt başka şey de olsa bu o devirde ‘Abdülhamit’i istemiyoruz’ anlamında yorumlanır ve ertesi gün o civar zaptiye tarafından didik didik aranır, şüpheliler Zaptiye Kapısı’na gönderilir.

Sadece kuşku duyulan evler, sokaklar değil hatta sarnıçlar, İstanbul’un altındaki gizli yollar da aranır.

Ancak öteden beri kanun kaçakları çok iyi bildikleri yeraltını ustaca kullanmışlar, labirente benzeyen bu dünyada çoktan bir delik bulmuşlardır bile.

Hatta denir ki II. Mahmut döneminde ‘Vaka-i Hayriye’ sırasında bazı yeniçeriler buralara saklanarak hayatta kalabilmişlerdir. Yüz elli altı yaşına kadar yaşayan Zaro Ağa bile işte bunlardan biridir.

Yani hikayenin kısası; uzununu Beşir Ayvazoğlu’nun Divanyolu eserinde bulabilirsiniz, Yerebatan Sarayı’nda saklanan kaçaklar için yukarıdaki evlerin kuyularından sarkıtılan yemekler gökten zembille inen nefis yemeklerdir.

Beşir Ayvazoğlu kitabında hikayeyi sonlandırırken diyor ki; ‘Şebsafa Kalfa’nın dolmalarını, güllacını ve asidesini yiyenler epeyi insaflı haydutlarmış; çünkü yukarıdakilere biraz dolma bırakmış, güllaç ve aside tabaklarına da diğer sepetlerdeki yiyeceklerden koymuşlar.’

Hamiş; Beşir Ayvazoğlu'nun Divanyolu kitapı Kapı Yayınlarından yayımlandı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder