Sarı Sazan ve Köfteci Yusuf

Eğer İznik’e gidilecekse, ki gidilecek, gitmek lazım, o zaman yemeği dert etmeyin.

Hatta bizim gibi abartın bile. Çünkü insan İznik’e her gün gelmiyor. Her gün göl kenarında masa kurmuyor, manzaranın büyüsüne kapılıp gözü dönmüyor.

Göl kenarı muhteşemdi. Manzara olağanüstüydü. Sadece karabatakları izlemek bile yeterdi. Ancak biz öyle yapmadık karabataklar gibi ilk önce balık çorbasına daldık!


Daldık ama daldığımızla kaldık, salçalı (!) balık çorbasından bir sonuç çıkmadı, sadece meşhur İznik ekmeğini bol bol yediğimizle kaldık.


Mekanımız salaş. Bir küçük kulübe önünde de birkaç masa. Birkaç çeşit balık var dükkanda onlar da hamsi, dil, palamut ve sarı sazan…

Hamsiyi ve sarı sazan’ı ortaya söyledik, dil balığını da küçük yol arkadaşımız yedi!


Arkadaşlar iyi kötü orda burada çeşit çeşit balık yemişliğimiz vardır, hatta bir bütün kalkan’ı kömür ızgarasından kaldırıp ‘hop’ diye masamıza getirdiklerine şahit olmuşuzdur amma böylesine bir sarı lezzete hemen hemen hiç şahit olmamıştık.

Sarı sazan’dan söz ediyoruz. Bilen diyor ki, ‘kuzu kadarı bile vardır, ancak lezzeti ters orantılı azalır.’

Bizim sarı sazan tam oranındaydı. Hele ızgaracı abla kuyruğunu bir yakmıştı ki sormayın, insanın kıtır kıtır kuyruktan başlayası gelir.

Ancak öyle yapmadık, balığın en müsait yerinden, karnından, bir büyük parçayı tabağımıza aldık, alır almaz da masada bir telaş başladı, ‘acaba ikincisi söylesek mi?’ tartışmaları yaşandı. Allah’tan ki sağduyu hakim geldi bir süreliğine yemeğin seyrinin izlenmesine karar verildi.


Nitekim biraz sonra aç gözler doydu, ‘doydum’ demez midelere tokluk hissi yayıldı yavaş yavaş hamsinin de tadına bakıldı, dibinde sadece suyu kalmış salatanın da. Hatta ‘tamam’ deyip çaya kahveye geçildi, yayılındı.

İznik’te gezilecek görülecek yerler çok olunca haliyle keyif sofrasından erken kalktık. Biraz zor oldu ama turist dediğin gezmeli tozmalı değil mi?


İyi gezsinler tozsunlar da bu turistlerin karınları ya çok çabuk acıkıyor ya da yola çıkmadan önce her duyduklarında ısrar edip, ‘Köfteci Yusuf’ta köfte yemeden dönülmezmiş!’ gibi tezlere sıkı sıkıya sarılıp bir adım geri adım atmıyorlar. Turist olmak böyle bir şey işte.

Dolayısıyla akşam daha ilk karanlık yüzünü gösterdiğinde biz Yusuf’un yerinde, onlarca müşteri arasında sıradan bir müşteri gibi servis bekliyorduk.

Bekliyorduk dedik ama beklenen şeye servis denilmez. Bizim bildiğimiz servis dediğin biraz kendini ağırdan alır hele ki böyle nam yapmış dolup dolup boşalan yerlerde.

Yusuf’ta ‘servis’ diye bir şey yok! Bir an sanki hayal etmişsiniz de hayal ettikleriniz masaya gelmiş gibi bir duygu yaşıyorsunuz. Garsonlar bir an yanınızda beliriyor bir an sonra da masanız istediklerinizle dolu.


Yoğurt istemiştik, geldi. Manda yoğurdu. Enfesti. Köfte istemiştik yarım kilo (miktar böyle belirtiliyor) acılı ezme ile birlikte boy gösterdi. Köfteleri banıp banıp yemelere doyamadık. Hatta arada ekmekle bile ezmenin tadına baktık, ki bu tat bildik köfteci ezmelerine benzemiyordu, şaşırdık, çok iyiydi çokk.


Yusuf’ta sadece köfte yok, pirzola da var, biftek, külbastı, şiş, tavuğun bin bir çeşidi de… Yani yok yok. Sucuk bile var ister ızgara ye ister kangalları tak koluna evinde nefsini körelt.


Hamiş; gelecek sefer önce Köfteci Yusuf'ta öğlen yemeği yiyelim sonra göl kenarında taht kuralım.

Afiyetle.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder