Gerdan Çorbası ve Fransızlar!

Önceki günkü fotoğraftan yola çıkarak oluşturduğumuz sorunun karşılığı, ‘Ada vapuru, bir grup turistten birinin ayakkabısı’ olacaktı.

Genç turistler üç kişiydi, üçünün de üstü başı özellikle de ayakkabıları dökülüyordu. En iyi durumdaki ayakkabı da işte o fotoğraftakiydi.

Genç turistlerin üstü başı dökülüyordu ama keyifleri yerindeydi, belli ki ayakkabıları da giysileri de umurlarında değildi. ‘Söz konusu gezmek görmekse gerisi teferruattır’ der gibiydiler.

Nitekim geçen cumartesi de (ileride anlatacağız) neredeyse aynı anlayışla karşılaşınca ‘önce amacı sonra teferruat’ı kendimize şiar edindik.

Gelelim meramımıza…

Hani ilköğretim kitaplarında ‘çevremizi tanıyalım’ diye bir bahis vardı ya? İşte o bahisten de zamanında yeterince nasibimizi alamadığımızdan, ‘Şimdi büyüdük bari hiç olmazsa bundan sonra alalım’ dedik, yukarıda sözünü ettiğimiz yaşam dersini de derleyip toparladık, geçen cumartesi sabahı yola düştük.

Aslında ‘yol’ dediğimize bakmayın, şimdilerde her yer asfalt, kaymak gibi… Eskinin zahmeti yok. Onun için tembelliğe özenmek hoş kaçmıyor artık.


Uzatmayalım, biniyorsun Pendik’ten feribota hopp karşıdasın. Yol 45 dakika olduğundan ‘Çay-kahve’ derken, göz açıp kapayıncaya kadar zaman geçiyor. Hele uzaklara dalıp gidersen hiçbir şeyin farkına varmıyorsun.

Geziye çıkmadan önce bir arkadaşımız ‘iyilik olsun’ diye sıkı bir ders çalışmıştı, baktı ki vapurda dalıp dalıp gidiyoruz, her halde hayallerimizi daha da süslesin diye bize gerdan çorbası denilen bir çorbadan söz etti.

Der ki ‘Bu çorba Yalova’dadır, karaya ayak basar basmaz hüpletmek lazım.’

İçenler için bilenler için çorbayı kaçırmak belki pek üzüntü verici değildir amma gerdana dudakları değmemişler için çorbanın kaçırılmaması gerektiği ortadaydı.

Nitekim Yalova’ya ayak basar basmaz Bursa yolunun 6. kilometresinde gerdan çorbasının karşısındaydık.


Bir kase içtik, ‘Keşke biraz da sıcak olsaydı’ dedik ama o zaman da ikinciye yol açılırdı. Yaptığımız ‘Oburluk’ olurdu, ki yolda oburluk olmaz ancak her şeyden accık accık tatmak yeter de artardı bile.


Biz de öyle yaptık. Tek kase gerdan çorbasıyla yetindik, kuyu kebabının da gördüğünüz gibi sadece birer çatal tadına baktık.

Arkadaşlık iyidir hoştur ama eğer arkadaşınız bilgili ve de donanımlıysa yaşadınız, o arkadaşlık tadından yenmez.

Bize yol gösteren arkadaş da böyle biri. Bilgisini yeniden ortaya döktü ki İznik’in bir köyünde bir kaplıca varmış, gidip görülürse insanın bilgisi ve görgüsü daha da artarmış.

Gerçi diğer yol arkadaşlarından bu görüş ve öneriye itiraz geldiyse de arkadaşımız direncini korudu, kendimizi Keramet Köyü’nün yollarına vurduk.

Köylülerle istişarede bulunup kaplıcanın yolunu öğrendik. ‘Köye kadar çıkmayacaksınız, onun yolu köyün altındadır’ dediler, dedikleri de çıktı. Yolu bulduk ardından da kaplıcayı.


Suyunun sıcaklığı 35 dereceye yakın. Yani yaz kış içinde yüzmek mümkün. Üstelik etraf yeşil, çay, kahve, semaver, mangal var, alkol ise kesinlikle yasak! Ancak ister yüzmek için olsun ister kıyısında oturup da mangal yapıp yemek için mutlak gelmek lazım.

Bilenler gelmiş hem de taa Fransalar’dan. Elin oğlu iki, TIR / kamyon arası araç edinmiş, koymuş içine çoluğunu çocuğunu, (iki karı-koca, üç çocuk) ne okulu tasa etmiş ‘ne aman elin memleketi ne işimiz var?’ demiş İznik’e kadar gelmiş, kaplıcayı bulmuş ve de kamyonlarını on günlüğüne kıyısına park etmiş.


Yanlarına gittik inceledik kamyonları ve de içindekileri. Yeniye dair hiçbir şey yoktu ne araçlarda ne de içindeki insanoğullarında, üstelik kamyonlar fast food restoranlardan toplanan atık yağlarla çalışıyormuş. İyi mi?


Konuya ilgi gösterince Fransız arkadaşlar bizden yardım istedi, Türkçe, ‘Eğer kullanmıyorsanız, kızartma yağlarınızı bize verir misiniz?’ diye bir not yazdık, ellerine verdik.

Şundan emin olabilirsiniz ki Fransızlar ilk fırsatta Yalova’ya gerdan çorbası içmeye değil ama atık yağ almaya gidecektir. Ha bu arada, bu turistlerin Adalı turistlerden daha da kötüydü halleri, adamların ayaklarında ayakkabı yoktu ayakkabı! Bu karda kışta terlikle dolaşır mı insan?


Hamiş, yarına da İznik Yeşil Camii, Nilüfer Hatun İmareti, kapılar en önemlisi de Yusuf’un köftesi var!

2 yorum:

  1. Fransizlari snob zannederdim bende cok onceden, simdi bizim ne kadar snob kaldigimizi anliyorum:) cimri degil ama tutumlulular ayakkabilar super ama:)dunya malindan elini etegini cekmislere rastlamissiniz...Kaplica, yiyecekler, manzara harika kesiflere devam

    YanıtlaSil
  2. evet beste hanım, ilk önce adadaki turistleri sonra da kaplıcadaki fransızları görünce ne çok utanmıştım. kendimizin ne kadar snob olduğumuzu anlamıştım. son kaplıcadakiler neredeyse yaşama bakışımızı değiştirdi. bundan böyle sanırız daha çok çevremizi tanıyalım olacak.

    sevgiler

    YanıtlaSil