akçakoca'dan sarp'a 8



Karadenizliler alem…

Belli ki bizim gibi aceleci turistler yıllarca bilip bilmeden sorup öğrenmeden sağda solda dillerinin ucuna geleni söylediklerinden, canları sıkılmış. Getirip Karadeniz’in en yüksek yaylalarından birine taa Ayder’e bir uyarı pankartı asmışlar ki gelen geçen okuyup da ders alsın.

Ancak işlerine karışmış gibi olmayalım ama pankartın yeri bize göre ters. Aşağıda deniz kenarında olacağına, gelip geçenler okusun da ders alsın diye yollarda olacağına Ayder’in tepesinde olması manidar… Manidar çünkü biz pankartı bulduğumuzda iş işten geçmişti…

Anlatalım başımıza geleni de belki okur, bize hak verir, hiç olmazsa bir tane de aşağıya Rize-Çamlıhemşin yoluna asarlar.

Sabah erkenden Rize’deki otelimizde uyandık. Bir heyecan bir heyecan ki sormayın. İçimiz kıpır kıpır… Eee kolay değil bugün Çamlıhemşin’e gidip, tırmana tırmana Ayder’e yaylalara çıkacağız…

Haliyle Rize’de yol üstünde herhangi bir yerde durup kahvaltı etmedik. Taa ki Çamlıhemşin yoluna sapana kadar.

Gittik gittik siz deyin beş biz diyelim on kilometre, sağımızda solumuzda yeşillikler içinde dağlar, gürül gürül akar dereler, çiçekler ve de böcekler. Her yan seyirlik ki anlatılmaz.

Bir yandan da gözümüz yol kenarlarında… Umudumuz o ki kahvaltı edecek bir yer bulur, Allah ne verdiyse karnımızı doyururuz.


Nitekim az biraz sonra dere kenarında iki katlı ahşap, şirin mi şirin, suların yanı başından şırıl şırıl aktığı bir lokanta bulduk… Yöneldiğimizde de bir otobüs dolusu turist kahvaltılarını bitirmiş yola koyuluyordu.

Müessese, biraz önce bu kadar çok turisti ağırlamışken şimdi tek başına bir turisti karşısında görmenin şaşkınlığını yaşamaya başladı.

Bir garson tepemize, “Size bir kahvaltı tabağı hazırlayalım” önerisiyle geldi. Bizse çok bilmiş edamızla, “Yok yok sen bize mıhlama getir daa, bi de tereyağına yumurta kırdıt” dedik, önden de çay istedik, ardından su şırıltısına kulağımızı verdik.

Garson kibar bir delikanlıymış ki bize, ne “Mıhlama değil muhlama” dedi, ne de “sevimsiz şive takliti”mize dikkat çekip keyfimizi bozdu.

Gitti. Geldiğinde de o güne kadar yediğimiz en güzel muhlama’yı bir de yumurtayı getirdi ki nefasetlerini anlatmak için Türkçe’ye iyice hakim olmak lazım.


Yalnız şu kadarını söyleyelim ki hem muhlama ile hem de yumurta ile bizden başka iki kişi daha doyardı. Nitekim ne kadar sündüre sündüre yemeye çalışsak da ne muhlamayı bitirebildik ne de yumurtayı…

Sonunda gözümüzü bakır tavalardan ayırmadan istemeye istemeye hesabı istedik.

İşte hesap: En az üç kişi doyar muhlama, iki kişi doyar tereyağında yumurta omlet olmuş, ekmek ve de içebildiğin kadar çay 8 TL!

Garsona 5 TL bahşiş bıraktık, teşekkür edip çıktık yola ki Ayder Yaylası’nda bizi “kibarlığa davet eden” pankart bekliyor.


Neyse ki yol boyunca horon vuranlara denk gelmemişiz yoksa düşünsenize halimizi nice olurdu?


Ayder’de evin ağacın, şaşkın turistin, dağlardan akan suyun, börtü böceğin fotoğrafını çekerken vakit öğleni bulmuştu. Birden nereden geldiği belli olmayan bir sela bizi kendimize getirdi.


Dünyanın en güzel yerinde de yaşasan, en güzel şeyleri de yiyip içsen sonunda ölümlüsün. Bunu unutma ona göre yaşa…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder