akçakoca'dan sarp'a 5

Artık az çok bir fikriniz oluştu gezimiz hakkında. Bir haftada boydan boya Karadeniz’i geçtik bir kısmını yazdık, fotoğrafladık, okudunuz, baktınız. Taa Akçakoca’dan Sarp’a o kadar yolu; dağı tepeyi, onlarca tünelle, sabırla aştık, Türkiye’nin en uzun tünelinde bile sıkılmadık, 3 bin kilometreden fazla yol yaptık.

Doğruyu söylemek gerekirse bütün gezi boyunca hemen hemen hız sınırları içinde kaldık, kalmadığımız zamanlarda da oto yollar boyunca uzanan dijital uyarı levhaları hızımızı hatırlatıp, “Yavaşla!” dedi, yavaşladık 80 kilometre sınırına geri döndük.


Dolayısıyla trafik polisiyle, radarla ve de cezayla hiç işimiz olmadı. Taa ki Ordu’ya girene kadar, bütün Karadeniz’in en “asabi” trafik polisiyle karşılaşana kadar.

Sabah Ünye’den kötü bir otel kahvaltısıyla çıktık ki yazmaya değmez. Az gittik uz gittik Ordu’ya geldik ki güzel bir kent.

Niyetimiz kent merkezinden yavaş yavaş Boz Tepe’ye tırmanmak, manzara fotoğrafı çekmek; bu arada da bir banka şubesi bulup para edinmek, o parayla da biraz önce tesadüfen bulduğumuz tatlıcı dükkanının önündeki kalabalığa dalmak, onların tattığı şeyi, parasını verip tatmak.

Dedik ya hani daha önceleri, “Hayat sen plan yaparken yaşanılandır” diye. İşte yine o oldu.


Tam bir dükkanın önünde park yeri bulduk ki onunla burun buruna geldik. Kaşını, burnunu oynatmasından anladık ki, bulduğumuz kaldırım kenarına park etmek yasak!

“Tamam” dedik, “Karşımızda devletin polisi var, ayrıca memlekette bir trafik düzeni, asayişi var. Şimdi Ordular’a kadar gelip de burada çıkıntılık yapmak yakışık almaz!”

Vazgeçtik paradan bankadan, tekrar atladık arabamıza ve sürdük yol boyu. Biraz sonra da aklımız sıra bir başka park yeri bulduk, aracı dit dit’le uzaktan kilitledik, tatlıcı dükkanının önüne koştuk. Yalnız koştuk koşmasına da bankadan para çekemediğimizden haliyle cebimizde öyle tatlı alacak kadar yüklüce bir para yok!


Velakin karşımızda kaldırım kenarında, dükkanın önüne çıkarılmış o güne kadar hiç görmediğimiz hiç tatmadığımız bir tat duruyor; koca bir tencerenin içinde bize bakmakta ki “Vur bıçağı böğrüme bak tadıma” diyor.

Satıcı der ki, “Bunun adı Ordu helvası (Fatsa helvası da deniyor) meyan kökü, süt, şeker, ceviz ve limon tuzuyla yapılır.”
“İyi güzel de paramız yok!”

“Olsun, canın sağ olsun abi. Al bi tadımlık!”

Canım memleketlilerim! Şunu unutmayın ki bizim memlekette para hala her şey değil her yerde.

Ancak bir şey var ki memlekette bunu da unutmayın, o da düzenden, eskilerin deyişiyle intizamdan asla taviz verilmez. Hele kanunlar kurallar söz konusu olunca akan sular tersine akar da yine de durur.

Tam “Ulan ne güzel ağzımız tatlandı” derken tam da bunun keyfiyle aheste aheste düldül’e doğru yürürken bir de baktık ki varacağımız yere “belalımız” bizden önce varmış. Eİlinde de bir kara kaplı defter, plakamız en baş sayfada. Belli ki defter biraz sonra temize çekilecek ceza pusulasında resmiyet kazanacak.

Şimdi biz “huysuz” bir insanız ve belli ki muhatabımız da bizden daha fazla “huysuz!” Hani deli deliyi görünce sopasını saklarmış ya; o anda üstümüze bir sakinlik geldi. Bir on dakika kadar alttan alta derdimizi anlatıp, İstanbullu olduğumuzu, Karadeniz gezisine çıktığımızı, biraz önce paraya ihtiyaç duyduğumuzu ancak kendisinin banka önünde park yaptırmadığını, burayı da zar zor bulduğumuzu; helvamızı yediğimizi şimdi eğer ceza yazmazsa bu keyifle Boz Tepe’ye çıkacağımızı anlattık.

Polis memurumuz kimi kez bizi dinledi kimi kez azarladı kimi kez yürüdü gitti biz de arkasından gittik.

Uzatmayalım sonunda canım memleketimizin canım polisi bizi af etti. Tamam memlekette düzen, intizam var ama af yetkisi olan polis de var ki uyguladı.

Böylelikle biz de “sicili temiz” bir sürücü olarak gönül rahatlığıyla hatta gururla, dilimizde “Ordu’nun dereleri aksa yukarı aksa…” türküsü, bet sesimizle Boz Tepe’ye tırmandık.


Lakin Boz Tepe bizi iyi karşılamadı. Hadi aşağısı yanıyordu. Hava dehşetli sıcaktı bunu aşağıda anladık polis memurumuzla tartışırken daha da iyi anlamıştık ama peki Boz Tepe’nin nesi var? Boz Tepe tepe değil mi, hem de epey yüksekte değil mi, niye esmez Boz Tepe?

Bu durumu bir çay içimlik zamanda anlayamadık. Belki biraz daha kalsak Boz Tepe tepeliğini gösterir sağdan soldan püfür püfür eserdi. Ancak bizde o kadar vakit yok, yolcu yolunda gerek daha Giresun’a Trabzon’a Rize’ye en önemlisi de Akçaabat’a gidilecek.

Şimdi burada bir duralım soluklanıp parantez açalım siz de bir manzara seyredin ki ardından da bu gezinin en derin ve de çok önemli bir konusuna parmak basalım.


Konumuz şu; bir veya iki yaş grubundan dana ve öküzler, sabah yemleri verilirken yemlerine katılan tuz ve yörenin otlarıyla beslenir. Ancak gün gelir bu dana ve öküzler daha fazla yaş yaşamalarına izin verilmeden kesilir. Bu yetmezmiş gibi ön kol ve bir miktar kaburga etleri, döş yani, işkembe yağı ve böbrek yağı ile harmanlanarak, yeter miktarda sarımsakla, ekmekle birlikte kıyma makinesinde çekilir. Çekme işlemi bitince tuzla yoğrulmaya başlanır. Yoğrulur yoğrulur ve karışım sonunda köfte olur.


“Peki bu köfteler ne köftesi olur dersiniz?”

“Tabii ki Akçaabat köftesi!”

Karadeniz’i boydan boya geçmeye niyetlendiğimizde ilk Akçakoca’dan Karadeniz’e çıkmış, bütün yol boyunca da taa Ordu’ya varana kadar, bu Akçaabat köftesi lafı, ilanı, fotoğrafı peşimizi bırakmamıştı.

Hemen hemen her “dinlenme tesisi”nde park alanında, benzin istasyonunda, lokantada velhasıl her yanda Akçaabat köftesi vardı ve ilanları bütün her yeri süslüyordu.

Efendim bir yerde kilosu 28 liraysa, öbür yerde 29, bir başka yerde 31 ya da 30. Akçaabat köftesi kömür ateşinde, Akçaabat köftesi mangalda yok kendin pişir kendin ye yok olmadı biz pişirelim sen ye ama mutlaka Akçaabat köftesi de Akçaabat köftesi.

Peki sayın okuyucu biz ne yaptık dersiniz bütün bu köfte bombardımanı karşısında?

Tabii ki gidip sizin için, “en gerçek en Akçaabat köftesi”ni bulduk! Az biraz sabredin o da az sonra…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder