akçakoca'dan sarp'a 4


Hani ünlü sözdür ya derler ya, “Hayat sen plan yaparken yaşanılandır!” Son zamanlarda çoklukla bu sözün doğruluğuyla an be an yüz yüze gelip yaşadıktan sonra “plan, program, istek, dilek vb.” ısrarlarımızdan tümüyle vazgeçtik.


Dolayısıyla Karadeniz’i boydan boya geçerken de hemen hemen hiç plana programa başvurmadık sadece anı ve karşımıza çıkardıklarını yaşadık.

Gerçi birkaç kez eski alışkanlıkla, “Sinop’ta tam da dedikleri gibi kahvaltılığı Sarı Kadri’den alır, zeytin, kaymak ve de çemen; bir de bir fırında pide yaptırır, yanlarına da nokul ve katlamana katar, deniz kıyısında nefsimizi köreltir sonra da ver elini cezaevi der, yola düşeriz” dedik, bu düşüncelerin büyüsüne kapıldık ama yine döndük dolaştık yine aynı yere geldik ki, “Hayat sen plan yaparken yaşanılandır!”


Sinop’ta pazar sabahı bir uyandık ki ilk uyanan olduk daha kargalar bile yemeklerini yememiş, etraftaki inler ve de cinler top oynamayı bitirmiş de başka başka oyunlara geçmiş. Ne açık bir dükkan var ne de ağıza atılacak tek bir lokma. Nerde kaldı Sarı Kadri’nin kaymağı ve de nokul hele hele katlamana!

Zar zor açık bir dükkan bulduk, birkaç şişe soğuk su aldık, gerisin geri düştük yollara aç bilaç, “Hayat sen plan yaparken yaşanılandır” lafı yol boyu akar gider.

İşte yaşanılan...


“Biz şimdi kahvaltı ediyoz, Dikmen'e giderkene!”

Bu laflar bir masa ötemizdeki kahvaltı arkadaşımız bir kadının, cep telefonuyla bir arkadaşına nispet yaparcasına söyledikleri. Lafları tonlanmasından nispeti biz çekip çıkardık. Dolayısıyla size “Biz şimdi kahvaltı ediyoz, Dikmen'e giderkene” derken, siz bu laflardan ne tonlama çıkarırsınız bilemeyiz.


Yakakent’le Dikmen arasında bir dağ başındayız. Hayat masamıza bir bardak nefis çay, sulu bırakılmış az tuzlu bir menemen ve de yanı başlarına köy ekmeği bırakmış, karşıya da manzara kondurmuş! Şimdi reddetmek olmaz! Neylersin, “kaderin gözü kör olsun” demekten başka ne gelir elden?


Alın size bir tane daha; o zamana kadar yani bu geçen temmuza kadar Samsun’u hiç görmemiş iki yıldır da ayağımızı suya sokmamıştık.

Biliyorsunuz Atatürk kurtuluş mücadelesini başlatmak için ilk Samsun’a ayak basmıştı. Bizse nereden bilecektik ki bu yıl ayağımızı ilk kez Samsun’da suya sokacağız?


Samsun güzel bir kent ve de pırıl pırıl. Kentin içindeki kumsalı da denizi de bir güzel ki sormayın. Tek eksiği birkaç duş birkaç soyunma kabini çokça da şemsiye, şezlong. Eee bu kadar kusur herkeste olur. Dolayısıyla sahilin eksiklerini dert etmedik, huysuzluk çıkarmadık, denizin koynuna giriverdik sessizce…

Samsun’a vardığımızda İstanbul’dan çıkalı iki gün iki gece olmuş, yol yorgunluğu da kendini az çok direksiyon sallayan kollarımızda belli etmeye başlamıştı. Denizde yarım saat yan gelip yatmak iyi geldi ardından düştük yollara…


Gittik gittik az sonra Çarşamba’yı geçtik az biraz sonra Terme’yi geçtik Ünye’ye vardık ki öğlen vakti. Yani insanların acıktığı bir saat aşağı bir saat yukarı yemek yedikleri, karın doyurdukları vakit!

Ünye’de ne yenir?

Biz size söyleyelim.


Kendinizi hayatın akışına bırakır, “O sokak senin bu benim” der dolaşır, sonunda gider Ali Kemal’in yerini bulursunuz. Bayılırsınız.


Ali Kemal size ne yiyeceğiniz sorar. Biftekle köftede karar kılınca da gider, karşıdaki kasap dükkanından bifteği alır, karşınızda döve döve yumuşatır ardından da köfte, soğan, domates ve de yeşil biberlerle ızgaraya yatırır.


Gerisi size kalmış ya geçer tezgahın başına üstündekilerin pişmesini hayran hayran seyredersiniz ya da bizim gibi fotoğraf çeker bir yandan da ayran söyler, açık havada masa döşersiniz.

Hani daha önce yazmış, “Karadeniz’de köfteler, etler, pirzolalar kilo ile satılıyor” demiştik ya? Ali Kemal de biftekleri kilo ile sattı bize. Yedik içtik. 250 gr. bifteğe, iki köfteye, bir ayrana bir de bir sepet dolusu ekmeğe 8.5 TL verdik, haberiniz ola!

Bu arada bifteği ve de köfteleri ellerimizle yediğimizden (Ali Kemal’in çatalı var bıçağı yok, biz durumu eşitledik) yemeğin sonunda kolonyalı mendil istedik. Yokmuş. Ali Kemal utanmış olmalı ki (bu arada dükkanda lavabo var, ellerimizi yıkadık) çırağı eczaneye koşturmuş, bir şişe kolonya almaya!

Hoştu hoş. Ali Kemal de yedirdikleri içirdikleri de… Ali Kemal’e “hayırlı işler” dileyip bir başka “yaşanılacak”a koştuk.


Şimdilerde şiddetli bir alışkanlık ya, karnını doyuranlar neredeyse hemen çay içip, bizce ağız tatlarını bozuyorlar ya, biz de bu mükellef yemekten sonra Ünye’nin serin, yeşillikler içindeki çay bahçesinin yolunu tuttuk.

Niyetimiz çay içmek değil. Niyetimiz Ünye’nin çay kalitesini ve de fiyatını denetlemek. Çünkü Karadeniz’de nerede çay içsek çay kötü, fiyatı da bir TL’ydi. Bir tek yer hariç: Ünye.

Ünye’de hem çaylar çok güzeldi hem de fiyatı 250 kuruş! Nedenini çaycıya sorduk, “Eee burası Ünye abi!” Sevdik Ünye’yi daha akşam olmadan kalmaya karar verdik.

Yatmadan önce akşam yemeği olarak, ayıptır söylemesi Orta Çarşı’daki Suluhan Pide’de kıymalı pide yedik. Yalnız bizi bağışlayın, hoşgörün pidenin lezzetine kendimizi fazlaca kaptırdığımızdan fotoğrafını çekmeyi unutmuşuz!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder