akçakoca'dan sarp'a 3


Siz şimdi bir önceki yazıyı unuttunuz. Yoksa aklınıza şu soru gelebilirdi, “Ya arkadaş sen daha biraz önce Safranbolu’da pide yiyip üstüne çay içmedin mi? Kadıefendi’de ne yiyip içeceksin?”


Valla endişenizde haklısınız ama kendinizi bizim yerimize koyun. Diyelim ki Safranbolu’dan Kastamonu’ya gitmek için yola koyuldunuz. Gittiniz gitmediniz daha şunun şurasında on dakika oldu olmadı, karşınıza birden bozuk bir yolun başında Kadıefendi Tesisleri çıktı. Siz olsanız, bu yeşillikler arasında ne yer ne içilir diye merak etmez misiniz? Biz ederiz.


Dolayısıyla daha “tesis-kuyu kebap” yazısını görür görmez daldık içeriye.

Bu arada hemen yeri gelmişken belirtelim. Karadeniz’e çıkar çıkmaz kebaplar köfteler kilo ile satılmaya başlıyor haberiniz olsun.


Biz de bu kurala uyup kendimize 250 gr. kuyu kebabı söyledik. Kemikler çıkınca ortada işte bu güzellik kalmış. Getirdiler ki kendilerine iç pilav, turşu, pide ve de buz gibi ayran eşlik ediyor.

Kuyu kebabı lezzetliydi. Güzel pişmişti. Ancak saat neredeyse öğlenden sonrayı gösterdiğinden et biraz soğuktu. Bu arada unutmayın eğer dışarıda yemek yiyorsanız öğlen yemeği saati en geç on birdir bilemediniz on ikidir. Çünkü neredeyse bütün yemekler sabahın köründe pişer, en geç dokuzda onda tezgaha çıkar. Erken yetişmezseniz bütün tencereler kepçe üstüne kepçe yer yani karıştırılır, yemek ısıtılır da ısıtılır ta ki tezgahta bir şey kalmayana kadar.

Dolayısıyla Kadıefendi’deki kuyu kebabı da kim bilir kaçta pişmişti? Bu nedenle öğlenden sonra kuyu kebabı yemeye kalkarsan huysuzluk etmeyeceksin!

Biz de öyle yaptık. Kuyu kebabımızı yedik, ayranımızı içtik ve kendimizi yeşillikler içindeki hamaklardan birine attık! Az biraz soluklanalım daha yolumuzun üstünde Kastamonu var, oradan da ver elini Sinop.


Size bir yol manzarası daha. Güzergah Safranbolu / Kastamonu arası.

Öteden beri merak ettiğimiz yerlerden biri Kastamonu diğeri de şu Sinop şehriydi. Ancak yeme içme merakı yüzünden yolda bir hayli oyalandığımızdan, günlerden de cumartesi, dolayısıyla tatil günü olduğundan ve de “Akşam kalacak bir yer bulur muyuz?” telaşından Kastamonu’dan hızla geçtik.


İşte size Kastamonu’dan bir güzellik. Kimbilir memlekette kaç kentin içinden kaç dere nehir geçer de kimsenin aklına böyle bir şey yapmak gelmez. Kastamonulu yapmış ki seyrine doyum olmuyor.

Ancak Sinop bizi iyi karşılamadı. Hani birini çok seversin yüz vermez ya tam da öylesine bir ilişkiydi yaşadıklarımız.


Sinop’a vardığımızda akşam olmak üzereydi. Her yan ana baba günü. Kent içinde insandan ve de araçlarından geçilmiyor. Bir de sıcak bir de sıcak ki sormayın gitsin. Zaten soracak da halimiz kalmamıştı. Yol boyunca klima / cam açma ikilemi arasında gidip geldiğimizden Sinop’a vardığımızda sesimiz çıkmıyordu. Biz de “Kalacak bir odanız var mı?” sorusun elimizi kolumuzu kullanarak sormaya çalıştık. Tabii ki bu garip adama kimseler oda vermedi.


İnan olsun ki Sinop’un girişinden ta kent merkezine kadar o halde geldik tam da umudumuzu kesip gerisin geriye dönerken, liman ağzında bir büyük otelde yer bulduk.


Önce duş ardından kendimizi sokağa attık ki her yer evlere şenlik, bir cümbüş bir cümbüş ki sormayın gitsin, gençler evleniyormuş…


Biz de kalabalıktan çalgıdan çengiden kurtulalım diye kendimizi sahil manzarası seyrettirecek bir küçük tekneye attık. Tekne hareket etti ve eder etmez de sahildeki gürültüye müziğe bin kere rahmet okutacak bir başka müzik bangır bangır başladı.


Bize de kulağımızı tıkayıp gözlerimizi açmak düştü…

Ve akşam yemeğimizi hemen otelimizin yanındaki parkın içinde (evet parkın içinde) balık, çoban salata ve bir duble rakı ile noktaladık.

Sağlıkla…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder