akçakoca'dan sarp'a - 1


Herkesin kendine göre bir “tatil anlayışı” vardır; kimi gider deniz kıyısında temmuz sıcağına bağrını verir kimi gider Paris’ti Venedik’ti gezer dolaşır Eyfel’e tırmanır, gondala biner kimi dağ bayır aşıp yaylaların tadını çıkarır, kimileri de bütün bunlara burun kıvırır “kültür turları”na çıkar gezmedik ören yeri, müze bırakmaz.

Bizimki ise bize benzer bunlardan hiçbirine benzemez ve ancak tek başına çıkılır. Çünkü hiçbir kul, temmuz ayında güneşin saat kaçta doğduğunu; Karadeniz kıyı şeridinin kaç günde bir uçtan bir uca geçileceğini; bir dönem herkesin dilinden düşürmediği Akçakoca’nın şimdilerde nasıl bir kıyı kenti olduğunu; hedef koymadan, kıyı belirlemeden iki yıl sonra (geçen yıl da denize girmedik) kim bilir nerede rast gelecek de denize ayak sokacağımızı; acaba hangi gizli saklı, kimselerin bilmediği yemek lezzetlerinin hangi kentlerde olduğunu ve neler yenilebileceğini; Ünye ile Fatsa arasında yolculuk yapmanın, Sarp Sınır Kapısı’na kadar gitmenin nasıl bir duygu olacağını, merak etmez. Etse de bize denk gelmez. Yoksa onu da alır beraber çıkardık Karadeniz yolculuğuna…

Yani dememiz o ki aşağı yukarı bu duygularla ve anlaşıldığı gibi yalnız başımıza bir temmuz sabahı saat beş civarında yola düştük. Niyetimiz bütün Karadeniz kıyısını kıyı kıyı dolaşmak ve Sarp Sınır Kapısı’na elimizi vurup geri dönmek!


Yola çıkar çıkmaz güneş saat altı gibi doğuyormuş ilk bunu öğrendik!

İnsan erken kalkınca ve de yoğun duygular içinde olunca haliyle çok acıkıyor. Eee aç insana da can dayanmaz, dedik ki, “Ulan hadi gel sana yol üzerindeki Berceste’de bir sabah kahvaltısı ısmarlayalım!”

Hayır sabah kahvaltısı ısmarlamak dert değil de mahçup olmak en kötüsü!

Kahve fincanı gibi bir kasede mercimek çorbası, bayat ekmek ve de kıymalı kol böreği ki, “Berceste efsanesi”ne hiç yakışmıyor, lastik gibi soğuk neredeyse yenmez. Bunu şundan anlıyoruz ki tabağımızda börek bırakmışlığımız yoktur ama Bolu dağlarında başımıza geldi. Üstelik hesabı da yanlış almışlar epeyce para üstü alıp, sağdan soldan gelen yanlış sucuklu yumurta tabaklarına göz gezdirdik, “çay çayy” diye inleyen müşterilere kulak kabarttık!

Demek ki neymiş? Adı çıkmış, “ünü şöhreti” tavan yapmış yerlere yanaşılmayacak kimselere hava atılmayacak!

Neyse!


Sonunda Karadeniz kıyısına çıktık. uzun yıllardır merak ettiğimiz Akçakoca’ya vardık. Birkaç çayı aralıklarla Akçakoca’nın birkaç farklı kıyısında içtik, aşağı yukarı bir saat dinlendik ardından da yola koyulduk. Akçakoca aklımızın bir köşesinde, ıssız bir Karadeniz kasabası olarak kaldı!

Ne o bizden bir şey anladı ne biz ondan. Belki biraz daha vakit geçirsek severdik birbirimizi. Koyulduk yola…


Yukarısı Karadeniz Ereğli. Güzel bir kent. Pırıl pırıl ve de çayı içilir nefasette. Bu arada artık şunu öğrendik ki Karadeniz’de çay nerede içersen iç bir TL.


Bu da bir yol manzarası. Sizin için çektik.


Kozlu’ya girdiğimizde öğlen olmuştu ama ne öğlen. Yanıyor her yan yanıyor! Aylardan temmuz, günlerden cuma ve bütün Kozlu cuma namazında…

Karnımız aç. Aç olunca biraz huysuzlarınız. Allah’tan ki yanımızda kimse yok. Huysuzluğumuzu sadece girip çıkıp yemeklerini beğenmediğimiz birkaç lokanta sahibi hisset ki o da gelip geçici bir durum sonunda adam “turist” Çok çok günün birinde lafı geldiğinde, “Yaa geçen yaz bir turist gelmişti dükkana ne yaptık ne ettikse beğendiremedik yemekleri, gitti Köfteci Zeko’da ekmek arası köfte yedi” derler.

Oysa işin aslı şöyle; Kozlu’da ne kadar lokanta varsa girip çıktık bu doğru. Doğru adresi bulmak için uzaktan bakınca kelli felli duruşlarıyla damak zevklerine güvenebileceğimiz esnaf, polis memuru, zabıta memurundan görüş aldığımız doğru ama Allah sizi inandırsın Kozlu’daki bütün dükkanlarda yemekler ya İzmir köfte ya türlü ya da dükkanın baş köşesine kurulmuş tavuk dönerdi!


Hal böyle olunca yemek yemektense Kozlu’nun en güzel camisini fotoğraflayalım istedik. Dört köşe dolaştık ve bir köşesinde Köfteci Zeko’ya rast geldik ve bu durumu huysuz olmamıza rağmen kalbimizin temiz olmasına yorduk.


Zeko otuz yedi yıllık bir köfteci. Şimdilerde biraz dükkanı boşlamış, oğlu tezgahın başında.

Zeko’nun köfteleri hafif acılı ama çok güzeller hatta o açlıkla bize çok çok güzel gelmiş olmalılar ki fotoğraf çekmeyi akıl ettiğimizde elde kala kala bir köfte kalmıştı.


Bu arada Kozlu Pazarı’nı da dolaştık. Pazarın nabzını tuttuk ki fiyatlar hiç de İstanbul’un bir semt pazarından farklı değil. Ha Kozlu’da yaşamışsın ha İstanbul’da… Zeko’nun köftesi de ayranla birlikte beş liraydı, ki İstanbul’da da herhangi bir tükürük köftesi ayran o fiyata.


İşte Zonguldak! “Kara Elmas”ın kenti.

Zonguldak’ı görünce nedense o güne kadar, kenti deniz kıyısıyla değil de sadece kara ile özdeşleştirdiğimizi anladık, utandık ama bir yandan da “Bak gördün mü yeni bir şey öğrendin” diyerek gezinin faydalarına dikkat çektik.

Düştük yine yollara. Vakit tam da yan gel yat vakti ama bir yandan da ayağımızı suya sokalım isteriz. Filyos yol üstünde üstelik güzel de bir denizi ve kumsalı var. Var ama Filyos’ta in cin top oynuyor. Ne kalacak bir yer var ne yenilecek içilecek.


Biz de bir dere kenarında ayağımızı ıslattık, biraz hava aldık. Daha önümüzde uzun bir yol var: Kilimli, Hisarönü, Bartın ve de Amasra hedef, ki akşam orda yatalım isteriz.


Nitekim yattık da amma yatmadan önce ne yedik dersiniz?

Artık o da birkaç gün sonraya yoruldukkk!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder