göçüp gidenlerin canlarına..

FİGEN ŞAKACI / RADİKAL KİTAP

Edebiyatın dili kalbin dilidir, ne öğrendiysek gelenekten orada birikir, oradan damıtılır. Anlatının dilindeki samimiyetin lezzeti de bu demden gelir. Mehmet Saraç; yıllarca gazetecilik yapmış, kalemini hep haber için kullanmış bir ‘yazan’dı düne kadar. Oysa şimdi karşımıza Canlarına Değsin adlı bir kitapla çıktı. Nizip’te geçen çocukluk yıllarından, Urfa’nın etrafındaki dumanlı dağlardan, dedelerinden, kardeşlerinden, arkadaşlarından, yoldaşlarından, ilk aşkından bahsettiği kitabını sadece bir anı olmaktan çıkaran en önemli nokta; kitabın ‘dinlenme tesisi’ diyebileceğimiz duraklarında önümüze kurduğu sofralar olsa gerek. Öyle sofralar ki onlar; benim gibi müzmin bir vejetaryenin bile iştahı kabarıyor. Çünkü masada yok, yok: “Yarpag sarması’ndan” “pendirli helva’ya” ve “kifte” sülalesinin tüm üyelerine yani “çikifte” “yımırtalı”,”içli kifte”, “mercimekli kifte” ve “lıklıkı kifte.” Anlayacağınız “kifte’siz” bir sofra düşünmek bile imkânsız çünkü olay çoğunlukla Urfa’da geçiyor ve bahsi geçen tüm aktörler köşe başındaki bir kasaptan çıkıp hikâyeye ekleniyor. Hal böyle olunca sofra tam anlamıyla Halil İbrahim sofrası, çeşitler, çeşniler dökülmeye başlandığında da “masa da masaymış ha” dedirtecek şölensi bir toplanma yaşanıyor. Hastalıkta, sağlıkta, düğünde, cenazede bereket eksilmesin, ağzın tadı kaçmasın diye kuruluyor bu sofralar. Doymaktan çok doyurmayı, karşılamaktansa ağırlamayı, görüşmektense kaynaşmayı seçmiş, onun içine doğmuş insanların birarada oluş ritüellerini imliyor bu sofralar. Üstelik modern zamanların ilişkilere yaptığı fenalıklar da yine sofralar ve şehirler aracılığıyla anlatılıyor.
Saraç; çocukluğunun elinden tutup sokak sokak dolaştırıyor bizi Nizip’in, Urfa’nın sokaklarında. Sonra biraz büyüyor,İstanbul’a Ankara’ya düşüyor yolu. Kendi şaşkınlığına hayran, kendi acısına yangılı bir dille dolaşmıyor hiçbir yerde. Yaşadığı her türlü deneyime okuyucu mesafesinden bakıp anlatıyor. Bu nedenledir ki; anıyla anlatı arasındaki o hassas terazinin ayarını iyi tutturuyor. Ezcümle Saraç da kendi kuyusunu kalemle kazmaya başlayanlardan... Dilindeki akıcılık, kullandığı diyalektin sıcaklığından besleniyor elbette ama en çok kurduğu sofraların kusursuzluğuyla tutturuyor kıvamı. Onun; eksile eksile büyürken ardında bıraktıkları için kurduğu bu sofrada, siz de bir köşeye ilişip sanki bir dengbejin ağzından dökülen masalsı bir hayat hikâyesi dinliyorsunuz. O selam gönderirken ölülerine, siz zamanın değerini dostlarla, hayatın anlamını anılarla ölçüyorsunuz ve kitap bittiğinde ya da sofradan kalktığınızda- “Canlarına Değsin” diyerek ‘cefa’yla ‘sefa’nın aslında yakın akraba olduğunu bir kez daha anlayıp ‘vefa’ya sığınıyorsunuz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder