bildiğimiz yazarlar

Okudukça sevdim, bir oldum 'Canlarına Değsin' ile. Bir şehir kitabıyla karşı karşıyaydım. Hafızamın gerisinde canlı güzelliklerin yaşadığı Urfa'ydı karşımdaki

ÖMER ERDEM /RADİKAL KİTAP


Okumak da yaşamak gibi çokça alışkanlıklarla ilerler. Çelişik bir durumdur bu. Bir yandan değişme isteği diğer yanda alışılmış olanda ısrar. Kitaba meraklı, okumayı seven herkes, farklı bir yazarla, yeni bir kitapla karşılaşmak ister. Bekler. Arar. Belki de asıl bu yenilik ve farklılıkla buluşmak için okumalarını sürdürür. Gelip geçecektir her şey. Kitap kitaba, zaman zamana ulaşacaktır. Bu yüzden olacak, masama gelen her paketten heyecan duyarım. Muhtemel yeniliğin önlenemez yürek vuruşudur. Eğilir bakarım açılan kapıya. Kulak kesilirim sayfa seslerine kitapların. Biri yeni bir şey söyler diye kitapçılarda konuşanlara, ayaküstü birkaç cümle de olsa kitaplardan ve yazarlardan bahsedenlere ilgi gösteririm. Fakat her seferinde elim yine bildik kitaplara, bildik yazarlara gider. Yeniliğin mi korkusudur yoksa hayal kırıklığına uğramanın mı? Sürer bu. Her kitapta. Her yazarda.
Ya ilk cümlesi bir kitabın... Bir şiirin ilk mısrası gibi, ilk cümlesi. O cümlenin çağrısına uyup kaybolup gitmenin yaşattığı zevk? Bir merdivenin ilk basamağı yoksa, sonraki basamak ilk basamak sayılabilir mi? Ya eksik basamağa ne diyeceğiz. En iyisi ilk basamaktan çıkmayı denemek. Böylesi düşünüş kitaba ne kadar yakın, bilmem. Mehmet Saraç’ın kitabıyla karşılaştığım zaman mı bunları düşündüm, yoksa önceden düşündüklerimi mi bir araya getirdim bilemiyorum. Ama, okudukça sevdim, bir oldum Canlarına Değsin ile. Bir şehir kitabıyla karşı karşıyaydım. Kapağı ilk algıda, bilimkurgu, arkeoloji çağrıştırsa da, folklorik bir amaç da güdüyordu. Hafızamın gerisinde canlı güzelliklerin yaşadığı Urfa’ydı karşımdaki. Benim gibi yemenin içmenin her tür gölgesine meraklı birisi için ilginç bir kitaptı. Üstelik başta da söylediğim gibi bilmediğim, yeni bir yazarla karşı karşıyaydım. İnsanların yemekle yaşadıkları, yaşadıkça da yedikleri bir şehirdi orası, yazarın tanımlamasıyla. Ve, çarpıcı bir yazar olmasa da Mehmet Saraç, okumaya değer bir yöntem bulmuştu.
Yazarın iddiasız ancak yalın dili ilgimi özellikle çekti. Biraz amatörlük taşısa da üslubu, daha fazlasına gidememiş belli ki. Yazar gibi değil, söylence, masal anlatır gibi aktarmış bildiklerini, duyduklarını, gördüklerini. Tepeden bakmayan, kültürün envanterine saplanmayan, yaşayarak geçilmiş bir sudan, köprüden, sokaktan seslemiş. Geçerken gölgesinin izi kalmış sanki anlattığı sokağın. Sözünü ettiği yemekler henüz sofrada ve ikram duygusu içinde uzanıp tatmanızı bekliyor.Üstelik, anlatımın içinde, bir tür ayrıntı ve bilgi akışı gerçekleşiyor, sıkmayan, merak uyandırıcı. Kendimi Urfa’ya bıraktım. Bir insanın, bir yazarın izinde.
Mehmet Saraç, bölüm sonlarına yerleştirdiği küçük hikâyelerde, yemek tariflerini öyküleştirmiş. Böylelikle, yemek için yaşayan bir şehri kuşatarak, şahsi anaılardan herkesin hikâyesine varmaya çalışmış. Niyetinin ne olduğunu bilemeyiz ancak, dedesinin öyküsünden babasının yaşantısına geçerken, aslında sosyal hayatın dünü ve bugününü, değişimlerini, çelişimlerini ve elbette özlemlerini de anlatmış. Mutlu bir şehir, yaşamanın insanla dopdolu olduğu, insancıllığın, inancın, törenin aralığında parlıyor. Şeftali, kayısı, nar... Yazın sıcağı ve ısırıcı soğuğu kışın. Su yarpızı, pirpirim, yağ... Güvercinler, serçeler, sarı güller... Hasta Kebabı, Yahudi Köftesi, Nizip... Nuh’un gemisinden yeni dünyaya inmişler gibi bellekte. Satır satır can bulmuşlar yeniden. Ve her Urfalının o büyük kuş tutkusu, şu satırları takip edelim; Ökuşların Urfadaki adı ‘Yapşan’ ; ayakları ‘tumanlı’ ve takla atıyor! Bizde ‘Siyah Yapşan’ da var, ‘Gök Yapşan’ da ‘Beyaz Yapşan’ da... Babam en çok ‘Miski’leri, ‘Kula’ları, ‘Kürenk’ ve ‘Musullu’ları seviyor...
Ve hiç çekinmeden, ayrıntıları büyük yapıya taşıyarak anlatmış toplamış Mehmet Saraç. Urfa’nın içinden, elinde Diyalektik Materyalizm ile, İstanbul plajlarına düşüşünü söylemiş. Zaten hayat da böyle genişlemedi mi Türkiye’de. Keşke dünü özlemek bu kadar yakıcı olmasaydı. Biraz da bu çekti beni, Mehmet Saraç’ın kitabında. ‘Canlarına değsin’, ölüm için söylenirdi çokça benim çocukluğumda. Hayatın içinde. Hayatla birlikte.

CANLARINA DEĞSİN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder